Hava Durumu
Döviz Kurları

BirimAlışSatış

Dolar

Euro

Sterlin

Çiçekleri seven adam

1990 yılının bir Mayıs akşamıydı. İstiklal caddesinde, elleri ceplerinde, hızlı adımlarla yürüyen genç adam, çok neşeli görünüyordu. Serin ve yumuşak ilkbahar kokusunu zevkle içine çekiyordu.

 

Gökyüzü, maviden turuncuya doğru renk değiştirirken bu manzarayı izlemek çok güzel bir duyguydu. İstanbul’u seven insanların da var olduğu söylenir. İşte böyle akşamlarda,  bu sevgilerinin dolu dolu yaşarlarmış.

 

Vitrinlerinin önlerinde sıralanmış olan insanların hepsi de gülümsüyordu. Yaşlı bir kadın, alışveriş torbalarını eski bir pazar arabasına koymuş, arkasından sürüklüyordu. Yanından geçen genç adamı görünce gülümsedi :

 

“Selam yakışıklı !”

 

Genç adam ona el sallayarak hızlı adımlarla yoluna devam etti. Yaşlı kadın arkasından bakakaldı.

 

<<Kesin seni seven biri var be oğlum>>, diye düşündü.

 

Gerçekten de öyle görünüyordu. Açık gri bir takım giymişti. Mavi gözleri ışıldıyordu. Pek yakışıklı değildi, ama bu ilkbahar akşamında yakışıklı görünüyordu. Yaşlı kadın, tatlı tatlı anılarına daldı. İlkbaharda herkes güzel görünürdü, özellikle de sevdiğiyle buluşmaya gidenler.

 

Acı vermeyen tek anılar, ilkbahara ait anılardı. Genç adama iltifat ettiği için memnundu. Tabii ki iltifatı kabul gördüğü için, daha da memnundu. Yaşlı kadın, yüzündeki mutlu ifadeyle yoluna devam etti.

 

Genç adam Taksim meydanından geçerek, Şişli istikametine giden yola yöneldi. Mc Donald’s ‘ın karşısındaki çiçekçilerden birinin yanına yaklaştı. Yaşlı bir adam, sarı rengin hakim olduğu çiçeklerin bulunduğu bir tezgahın önünde duruyordu. Papatyalar, laleler, kırmızı güller, yaseminler ve bunların dışında birçok çeşidin oluşturduğu bir renk cümbüşü vardı. Radyodan, kimsenin kulak asmadığı kötü haberler yankılanıyordu :

 

<<Çekiciyle ölüm saçan çekiççi katil, hala yakalanamamıştı. Araştırmalar devam ediyordu. Halkın çok temkinli davranması isteniyordu. İstanbul Boğazı’ndan, kimliği belirlenemeyen çıplak bir kadın cesedi çıkarılmıştı. Çok sayıda bıçak darbesine maruz kalmış ve boğazı kesilmiş olan kadının, tecavüze de uğramış olduğu belirlenmişti. Rusya ile Amerika arasında, yine nükleer silahsızlanma gerginliği yaşanıyordu ... >>

 

Hiçbir şey inandırıcı görünmüyordu. Bu yüzden de kimsenin dikkatini çekmiyordu. Havayı tatlı bir koku sarmıştı. Bir fırından geliyordu bu koku. Önünde, bira göbekli iki adam, yazı-tura atarak vakit geçiriyorlardı. Herkes kendini ilkbaharın havasına kaptırmıştı. Yakında yaz gelecekti. İstanbul’da yaz zamanı, rüyalar zamanı demekti.

 

Genç adam, çiçeklere göz gezdirdikten sonra tezgahtan uzaklaşarak yürümeye devam etti. Radyoda okunan kötü haberler, yoldan geçen arabaların gürültüsünden duyulmuyordu artık. Adam, adımlarını yavaşlatarak çevresine bakındı ve birden durd. Elini ceketinin cebine sokarak, oradaki bir cisme dokundu. Kısa bir an için, yüzünde şaşkınlık, çaresizlik ve korku dolu bir ifade belirdi. Elini cebinden çıkardığında yüz ifadesi eski haline büründü. Neşeli ve beklenti doluydu. Gülümseyerek, yeniden çiçekçilere doğru yöneldi. Ona bir demet çiçek alacaktı. Bu kesinlikle onun hoşuna gidecekti. Onu, şaşkınlıktan ve sevinçten gözleri parladığında, daha çok seviyordu. Bunun için küçük hediyeler bile yeterliydi. Zaten fazlası için de parası yoktu.. Bir kutu çikolata, ucuz bir bileklik, hatta bir defasında sadece birkaç kilo portakal. Bunlar bile Nihal’i mutlu etmeye yetmişlerdi.

 

Genç adam çiçek tezgahının yanına ulaştığında, sahibi olan yaşlı adam:

 

“Evet delikanlı ?”, dedi, beklenti dolu bir sesle.

 

Satıcı, altmış yaşlarında görünüyordu. Gri bir kazak vardı üzerinde. Hava soğuk olmadığı halde kalın bir yün bere takmıştı. Yüzü, bir ağ gibi kırışıklıklarla doluydu. Gözleri, ortaya çıkmış gözyaşı keselerinin üzerinde adeta yüzüyorlardı. Sararmış parmaklarının arasında bir sigara titriyordu.. Yaşına rağmen, o bile genç adamın durumunu fark etmişti :

 

<<Mevsimlerden ilkbahar ve sen gençsin. Genç ve öylesine aşık ki, bunu herkes görebiliyor.>> Yaşlı adam gülümsüyordu.

 

Tıpkı pazar arabasını peşinden sürüklerken genç adama iltifat eden o yaşlı kadın gibi gülümsüyordu. Üzerinde, yılların izini taşıyan kazağını düzeltirken :

 

<<Bu akşam, bu gence hiçbir şey olmaz. Melekler onu korurlar.>>, diye düşündü.

 

“Çiçekler ne kadar ?”, diye sordu genç adam.

 

“Yirmi bin liraya size çok güzel bir demet hazırlayabilirim. Şu güller biraz pahalıdır. Seradan geliyorlar çünkü. Ama yine de sizin için bir şeyler yapabilirim.”

 

“Pahalı.”

 

“İyi olan her şey pahalıdır delikanlı. Anneniz bunu size öğretmedi mi ?”

 

Genç adam gülümseyerek :

 

“Belki bir zamanlar böyle bir şey söylemiş olabilir.”, dedi.

 

“Kesinlikle söylemiştir. Size yarım düzine gül vereyim. İki adet sarı, iki adet beyaz, iki adet de kırmızı. Daha fazlasını yapamam. Aralarına biraz da yeşillik koyarım. Bunu hepsi sever. Yirmi bini verin, demeti alın. Ne kadar çok sevineceğini göreceksiniz."

 

“Kim ?”, diye sordu genç adam. Gülümsemesi hala kaybolmamıştı.”

 

“Benim genç dostum...”

 

Yaşlı adam da gülümsüyordu. Sigarasından bir nefes çekerek :

 

“Hiçbir insan kendisi için gül almaz. Bu bir kanun gibidir. Beni anlıyor musunuz ?

 

Genç adam Nihal’i düşündü. Onun mutluluktan parlayan gözlerini, nazik ve yumuşak gülümsemesini.

 

“Evet, haklısınız.”

 

“Çiçekler ne olacak şimdi ? Alıyor musunuz ?”

 

“Sizce almalı mıyım ? Siz söyleyin.”

 

“Tamam. İyi tavsiyeler her zaman bedavadır, öyle değil mi ?”

 

Genç adam gülümseyerek :

 

“Herhalde artık bedava olan tek şey bunlar kaldı.”

 

Çiçekçi :

 

“Evet genç arkadaşım. Çiçekler anneniz için mi ? O zaman papatya, yasemin ve laleden oluşan bir demet vereyim. Size, <<Oğlum, bunlar çok güzel de, kaç para verdin ? Pahalı mı ? Sana demedim mi, paranı savurma.>> demez.”

 

Genç adam kahkahalarla güldü.

 

“Fakat sevdiğinize alıyorsanız, o zaman durum değişir. Ona gül alın. Size hiçbir şey sormaz. Anlıyor musunuz ? Gülleri görünce, boynunuza atılır ve var gücüyle size sarılır. Sizi ne kadar çok sevdiğinizi söyler.”

 

“Gülleri alıyorum.”

 

Şimdi de yaşlı adam kahkahalarla sarsılmaya başlamıştı. Hala fırının önünde yazı tura atarak vakit geçiren iki adam da, çiçekçinin söylediklerini duyunca gülmeye başladılar. Onlardan birisi:

 

“Hey arkadaş !”, diye seslendi.

 

“Bir tane de alyans ister misin ? Benimkini vereyim. Buna ihtiyacım kalmadı artık.”

 

Genç adam, sağ eliyle saçını düzeltti. Yüzü kızarmıştı. Yaşlı çiçekçi gülleri yerinden alarak, onları güzel bir demet haline getirdi.

 

“Hey koca İstanbul ! Hava bu akşam tam senin zevkine göre olacak.”, diyordu radyodaki ses.

 

“Sıcaklık yirmi derece dolaylarında olacak. Yumuşak ve büyüleyici. Rüya görmek ve gece yıldızları izlemek için ideal bir akşam. Sevin İstanbul, sevin !”

 

Çiçekçi, genç adama, güllerin hafif şekerli suya konulduğunda daha uzun ömürlü olacaklarını söyledi. Genç adam teşekkür ederek cüzdanından yirmi binlik bir banknot çıkardı ve yaşlı adama verdi.

 

Genç adam bir şey söylemeden tezgahın önünden ayrıldı. Düşünceli bir halde yürüyordu. Gözleri, caddenin kalabalığından çok, içeriye doğru bakıyordu. Etrafında olanların, yalnızca bazı bölümlerini algılayabiliyordu :

 

<< Bir anne, ittiği çocuk arabasında, yüzü çikolatalı dondurmaya bulanmış bebeğini taşıyordu. İki kadın, bir kuru temizleme dükkanının önünde durmuş, hamilelikleri hakkında konuşuyorlardı. Bir grup erkek, elektronik eşya satan bir mağazanın önünde toplanmış, içerideki büyük ekran televizyonda oynanan futbol maçını izliyordu.

 

Genç adam, elinde çiçeklerle yürürken o kadar dalgındı ki, bir trafik polisinin, onun rahat geçmesini sağlamak için, düdüğünü çalarak dört yoldaki arabaları durdurduğunu bile duymadı. Polis memuru nişanlıydı. Bu yüzden, yoldan geçen bu genç adamın yüz ifadesini çok iyi tanıyordu. Çünkü, her sabah traş olurken aynaya baktığında, o da aynı ifadeyle karşılaşıyordu.

 

Genç adam, Harbiye’ye gelmişti. As sinemasını geçtikten hemen sonraki sokaktan içeri girdi. Üç blok geride bıraktıktan sonra, sağdaki, daha dar bir sokağa saptı. Yıldızlar, karanlık gökyüzünde, yumuşak bir ışık yayarak parlıyorlardı. Sokak boyunca, ağızlarını sonuna kadar açmış, yiyecek bekleyen canavarlar gibi, sağlı sollu çöp bidonları dizilmişti. Bidonlardan birinin içinden bir kedi fırladı ve insana rahatsızlık veren tiz bir sesle, aşk şarkısını söyleyerek, gölgelerin arasında kayboldu. Genç adam, adımlarını yavaşlattı ve saatine baktı. Nihal şimdi...

 

O anda gördü onu. Apartmanlardan birinin kapısından dışarı çıkmıştı. Üzerindeki açık mavi pantolon ve beyaz denizci gömleği, genç adamın kalbinin heyecanla çarpmasına neden oldu. O daha çok gençti ve de çok güzeldi. Adımlarını hızlandırarak ona doğru yöneldi. Gülümsüyordu.

 

“Nihal !”, diye seslendi.

 

Genç bayan ona bakarak gülümsedi. Genç adamın dudakları titredi. Artık kendinden emin değildi. Kızın yüzünü tam seçemiyordu. Yanılabilir miydi ? Kesinlikle hayır ! Nihal'di bu.

 

“Sana çiçek aldım.”, dedi ve gülleri ona uzattı. Kız ürkek ürkek gülleri aldı. Elindeki demete bir süre baktıktan sonra gülümseyerek geri verdi.

 

“Teşekkür ederim, ama galiba beni bir başkasıyla karıştırdınız.”

 

“Nihal...”, diye fısıldadı genç adam ve ceketinin cebinden, akşamları dolaşırken yanına aldığı kısa saplı çekicini çıkardı.

 

“Güller senin için Nihal ! Onlar her zaman senin içindi ! Her şey senin için...”

 

Yüzünde, kontrolünü kaybetmiş bir delinin gülümsemesi vardı. Kız korkudan donup kalmıştı. O Nihal değildi. Nihal ölmüştü. Beş yıl önce ölmüştü. Ama artık bu önemli değildi. Kız çığlık atmak için ağzını açtığında, çekiç havaya kalktı. Güller yerlere saçıldı. Çekiç indi. Bağıramadı. Bağırmak istiyordu. Çünkü o Nihal değildi. Onların hiçbiri Nihal olmamıştı ve çekiç yine indi. O Nihal değildi ve kızın alınyazısı olan çekiç bir kez daha indi. Genç adam, kendinden geçmişti. Çekiç, yine ceketin cebinde kaybolduğunda, kız çoktan ölmüştü. Genç adam, yerlere saçılmış olan güllerin arasında yatan cesedi geride bırakarak uzaklaştı. Etraf sessizdi. Görünürde kimse yoktu. Olsa bile, bu karanlıkta kimse üzerine sıçramış olan kanı göremezdi. Bu güzel bahar akşamında, hiç kimse fark edemezdi o lekeleri. Bu kız da Nihal değildi, ama bir gün bulacaktı onu, hem de çok yakında...

 

Yine gülümsüyordu. Hafif ve yavaş adımlarla ilerliyordu. Evlerinin balkonunda oturan yaşlı bir çift, mutluluktan kendinden geçmiş olan genç adamın arkasından bakıyorlardı. Yaşlı kadın .

 

“Neden sen de artık böyle olamıyorsun ?”, diye sordu eşine.

 

“Hı ?”

 

“Yok bir şey !”

 

Yaşlı kadın, gecenin karanlığında kaybolan genç adamın arkasından özlemle bakakaldı. Ancak, böylesine taze ve güçlü bir sevgi, bahardan daha güzel olabilirdi, diye düşündü.