Hava Durumu
Döviz Kurları

BirimAlışSatış

Dolar

Euro

Sterlin

Hey gidi Ortaköy

Koynunda tam üç yılım geçti. O zamanlar çok daha temizdin. Kalleşlikler seni sarmamıştı. İnsanlar henüz maske takmaya başlamamışlardı.

 

Sadece bir tane kumpircin vardı, ama o kumpirci, bana, sanki bir evladıymış gibi uzatıyordu istediklerimi. Yüzündeki gülümsemesi de, tuz ve biber gibiydi. Dereboyu caddesinde, belki tek bir pidecin vardı: Fıstık. Hala duruyorsa, ziyaret etmekte fayda var. Oraya gittiğimde, aileden biriymiş gibi ağırlanıyordum. Şimdilerde vejetaryen pidesi, ya da diyet pidesi dedikleri pideyi, ilk kez orada yemiştim.

 

Hele Çırağan caddesinden gelirken, hemen girişte sola, Osmanzade sokağa giriyorsunuz. Onun uzantısı olan Muvakkit sokakta Doğan Hamburger adında bir hamburgerci vardı. Hemen midyecinin yanındaydı. Pos bıyıklı, tombul bir amcanın yeriydi. Onun ıslak hamburgerlerini Taksim’de bile yememiştim. Kapatmak üzereyken bile beni geri çevirmez, hiç üşenmeden hamburger hazırlardı bana.

 

Beşiktaş yönünden geldiğinizde, Ortaköy’ün hemen girişinde, Muallim Naci caddesi üzerinde solda bir banka vardı. Yapı ve Kredi Bankası. Tam onun karşısında Neşe lokantası bulunuyordu. Orada her türlü menemen, sucuklu, pastırmalı yumurta, kısacası, yumurta ve bir sahan ile yapılabilecek her türlü yemek vardı. Cumartesi sabahları kahvaltıya giderdik arkadaşlarla. İşin ilginç tarafı, oranın supu da çok lezzetli olurdu. Bazı zamanlar, oraya sadece sup yemeye giderdik.

 

Karnımızı doyurduktan sonra, Ortaköy Cami’nin arkasındaki boş araziye, hani şu yanmış ve duvarları hala ayakta duran ve bizim, ne zaman yıkılacağı konusunda sürekli tahminlerde bulunduğumuz binanın yanında uzanan parka mutlaka uğrardık. Caminin karşısındaki umumi helayı ziyaret etmeden olmazdı bu.

 

Sahile vardığımızda, bizi baloncular ve mantarcılar bekliyor olurdu. Ben her defasında atış yapardım. Zamanla, farkında olmadan usta bir nişancı olmuştum. Öylesine ki, baloncu da, mantarcı da atış yapmamam için bana yalvarır hale gelmişlerdi.

 

“Ne olur Abi, sen atış yapma! Hepsini vuruyorsun, zarar ediyoruz! Biz parayı, vuramayanlar sayesinde kazanıyoruz. Sen öyle her attığını vurursan, biz ne yaparız?”

 

Haklıydılar. Zaten ondan sonra bir daha atış yapmadım. Arada bir, onalar çağırırdı beni.

 

“Gel Abi. İstersen atış yapabilirsin. Bugün nafakayı çıkardık” , derlerdi.

 

Şimdi nerede, böyle gözü tok insanlar?

 

O zamanlar, ailem yurt dışında yaşadığı için, Kabataş Erkek Lisesi’nde yatılı olarak okuyordum. Hafta sonları,  başka bir planımız yoksa, soluğu önce Ortaköy’de alırdık.

 

En azından ben, her hafta sonu kesin uğrardım oraya. Çünkü Osmanzade sokağın hemen girişinde, sol köşede ufacık bir Tekel bayii vardı. Yine güler yüzlü, uzun boylu ve kafası kabak kadar kel bir amca dururdu burada. Çok ilginçtir ki, üç yıl boyunca, ona her hafta sonu uğramış olduğum halde, adama bir gün olsun adını sormamıştım. Gerçi pek konuşkan biri değildi. Hep gülerdi ve gerekmedikçe konuşmazdı. Bu Tekel bayiinin özelliği, piyasada bulunan tüm Conan, Süpermen, Örümcek Adam, Teksas, Tommiks ve diğerlerinden oluşan çizgi romanların, cüzi bir ücret karşılığında kiralanabilmesiydi. Çok güzel bir fikirdi bu. Böylelikle, onları daha çok kişi okuyabiliyordu. Kiraladığın çizgi romanların parasını ödüyordun ve geri getirdiğinde, kira bedeli düşüldükten sonra kalan parayı geri alıyordun. Ben hiçbir zaman almadım, çünkü iade ettiğim Çizgi romanların yerine sürekli yenilerini alıyordum. Conan, Süpermen, Örümcek Adam’ın tüm serisini okumuştum.

 

Dereboyu caddesi üzerindeki bir pasajda bulunan Atariciden bahsetmeden olmaz. Öğlen girer, akşam çıkardık oradan. Cihazlar jetonla çalışırdı. Şimdiki internet kafelerde olduğu gibi değildi sistem. Atıyordun jetonu, oynuyordun oyunu. Oyuna göre, jetonun süresi değişiyordu. Kimileri, oyundaki tüm canlarını heba ettiğinde bitiyordu, kimilerinde ise zaman sınırı vardı. Cihaz ötüp, kırmızı ışık yanmaya başlayınca, yanındaki arkadaşına panik içerisinde bir jeton uzatıp:

 

“Çabuk Oğlum! At şunu. Çok önemli bir yerdeyim. Burayı geçmem gerekiyor.”, diyordunuz.

 

Bağımlılık yapmıştı bu Atari. Oynadığımız oyunları şimdi gördüğümde, yüzlerine bile bakmıyorum Beş yaşındaki oğlum Burak bile burun kıvırıyor. Ama o zamanlar, biz delicesine zevk alırdık. 1986 yılından bahsediyorum. Bırakın Laptop’ları, henüz PC’lerin bile adı yoktu.

 

Hava güzel olduğu zamanlarda sahildeki çay bahçesine inerdik. Birkaç takı veya kitap satan insan olurdu yol üzerinde. Şimdiki gibi kalabalık değildi sokaklar. Sakin sakin dolaşabiliyorduk. Kola, Fanta içtikten sonra, ruhumuzun açlığını gidermek için Ortaköy Kültür Merkezi’ne uğrardık. Oradaki pasajda, her türlü yeni ve ikinci el kitaplar bulunurdu. Köhne, karanlık ve ıssız koridorları vardı. Bazı arkadaşlarımız, oraya neden gittiğimizi anlamazlardı. Taksim, Beyoğlu dururken, o batakhanede ne arıyormuşuz. Onları bilmem, ama ben ve birkaç arkadaşım bundan çok zevk alırdık. Hatta Pink Floyd’un ilk sinema filmini de 1987 yılında orada izlemiştik. Tahmin edeceğiniz üzere, koca salonda toplasanız 15-20 kişiden fazla izleyici yoktu.

 

Hele o hamamı yok mu? Hayatımda gitmekten zevk aldığım tek hamamdı. Dereboyu caddesinin girişinde, hemen sağ köşedeki tarihi Ortaköy hamamından bahsediyorum. Ayda en az bir kez, toplu halde giderdik oraya. Şu ana kadar gördüğüm diğer hamamlara oranla, içerisi çok daha temiz ve aydınlıktı. Kasvetli bir ortama sahip değildi. Tam tersine, insanın dışarı çıkası gelmiyordu. En az 2 saat kalır, çıkışta da, pembe yanaklarla hamamın salonunda oturup birer soda içerdik. Sanki yeniden doğmuş gibi olurduk.

 

Hey gidi Ortaköy. Yazmakla bitiremem seninle yaşadıklarımı. İstanbul güzel de, Ortaköy bir başkaydı. Yeryüzünde, kendimi evimde hissettiğim ikinci yerdi.

 

En son gittiğimde, o güzelim sokakların işporta tezgahlarının işgaline uğramış olduğunu gördüm. Caminin arkasındaki parka çıkan Yelkovan sokak, sıra sıra kumpirci tarafından istila edilmiş. Güzelim Ortaköy ruhunu kaybetmiş. Tıka basa doldurmuşlar her yanını. Adım atacak yer kalmamış. Yabancılaşmış. Para makinesine dönüştürülmüş. Sahilde ne baloncu kalmış ne mantarcı. Masalar atmışlar, kafe yapmışlar.

 

Gençler bile değişmiş. Biz, boğaza karşı oturup muhabbet ederken ve cebimizdeki parayı birleştirerek, hep beraber nerelere gidebilir ve ne yapabiliriz diye düşünürdük. Parası olmayanın masrafı ortak karşılanırdı. Yetmedi mi, yine hep beraber oturur başka şekillerde vakit geçirirdik. Kimse, diğerini bırakıp tek başına gitmezdi. Bizim için önemli olan bir arada olmaktı. Çünkü bizler arkadaştık.

 

Şimdilerdeyse, markalar kıyaslanır, kıyafetler, ayakkabılar ve cep telefonları birbirleriyle yarışır hale gelmiş. Arkadaşlık kavramı önemini yitirmiş. Adını yeni öğrendiğiniz, bir kez konuştuğunuz kişi arkadaş olmuş. Biz, her önümüze gelene arkadaş demezdik. Hele dost, hiç demezdik.

 

Aslında Ortaköy’ün bunda suçu yok. Onu değiştiren ve ruhunu elinden alan, yine insanlar oldu, ama her şeye rağmen, yine de güzel.

 

Ne yapalım, o geçmişteki ruhu da anılarımızda yaşayacağız artık...