Hava Durumu
Döviz Kurları

BirimAlışSatış

Dolar

Euro

Sterlin

İçimdeki başkası

Karanlık bir odada oturuyordum. Hiçbir yerde ışık yok, ses yoktu. Gözlerimi ve kulaklarımı, ancak parmaklarımla dokunarak hissedebiliyordum. Hiçbir şey görmüyor, duymuyor ve hatırlamıyordum. Geçmişim yoktu ve bir şey görüp duymadığım için, şimdiki zamanım da yoktu. Kısacası sadece vardım. Bu benim gerçeğimdi. Ben vardım. Sanki, felçli bir vücudun içerisinde hapsolmuş gibiydim. Düşünebiliyordum, ama belli bir şeyi değil. Düşünmekten çok hissediyordum. Kimim ben? Nereden geldim? Neden yalnızım? Her zaman burada mıydım? Hep burada mı kalacağım? Bu düşünceler, sadece aklımı doldurmuyorlardı, onlar aklımdı. Bizim bildiğimiz şekilde bir zaman yoktu, sadece sorular, birinden diğerine değişip duruyorlardı ve nihayet, tek bir mantrada birleşiyorlardı: Nereden geldim? Nereden geldim? Nereden geldim? 

Siyah bir küre hissetmeye başlamıştım. Havada asılı duruyordu. Birden, gözleri kör edecek bir ışık yayarak patladı. Bu kadar uzun süren karanlıktan sonra, bir kibritin çakılması da böyle bir etki yaratabilirdi, ama öyle değildi. Bir hidrojen bombasının yarattığı etkinin büyüklüğünde, tüm yönlere doğru olan bir patlamaydı bu. Tek farkı, kendi içine çökmemesi ve mantar bulutu gibi açılmamasıydı. Bitmek bilmeyen bir güç ve hızla genişledi. Kör edici ışık karanlığı tükettiğinde, nasıl olduğunu bilmiyorum, ama bunun milyarlarca yıl boyunca sürebileceğini anlamıştım. Sonsuz karanlık, küçük ışık parçacıklarıyla dolmaya başladı. Uzaklarda bir yerde, onlardan farklı olan bir tanesi çarptı gözüme. Maviydi. Süzülerek ona yaklaştım. 

Dünyaydı bu. Boşlukta asılı duruyordu. Bugüne kadar görmüş olduğum en güzel şeydi. Dönerek, sürekli şekil değiştiren beyaz bulutlara sahip, mavi ve yeşil bir dünya. Yaşayan bir şey. Mükemmel bir kapalı sistem. Uçarak, beyaz bulutların arasından içeriye daldım. Derin, mavi okyanusa doğru yapılan, yüzlerce kilometrelik bir dalıştı bu. Her yerinden hayat fışkırıyordu. Dev moleküller, çok hücreli canlılar, denizanaları, mürekkep balıkları, yılanlar, köpek balıkları. Kara da, aynı şekilde yaşamla dolup taşıyordu. Her yanı vahşi ormanlarla kaplanmış, yeşil bir senfoni. Sahile vuran balıkların, karaya temas ettiklerinde, ayakları oluşuyordu. Tuhaf yengeçler kumun üzerinde hızla ilerlerken, bugüne kadar hiç görmediğim hayvanlara dönüşüyorlardı. Zaman hızlandırılmış bir şekilde ilerliyordu. Dinozorlar kuşa dönüşüyorlar, kemirgenler memelilere. Primatlar kıllarını kaybediyorlardı. Buz tabakaları vahşi ormanları ezip geçiyor ve eridikten sonra bozkırlara dönüşüyorlardı. Bir solukta yirmi bin yıl geçmişti. 

Dünyada artık insanlar da vardı. Onlar beni göremiyorlardı ve ben de onları sadece anlık olarak görebiliyordum. Sanki zarar görmüş bir film şeridini izliyor gibiydim. Karmaşık bir sırayla bir araya getirilmiş parçalardan oluşan bir film şeridi. Bir kadın, sırtında taşıdığı bir bebekle yürüyor, adamın biri, bir kuyudan su çekiyordu. Üniformalı bir asker, elinde ufak bir kılıç taşıyordu. Bu kılıç Gladius‘tu. Okulda Latince dersinde öğrenmiştim bunu. Demek ki gördüğüm bu asker, Romalıydı. Görüntü değişti. Saban çeken öküzler, sokakta kendini satan bir kadın, para bozduran adamlar, üzerinde otoriter bir imparatorun resmi bulunan altın ve bakırdan yapılmış paralar ve bir isim gördüm: Tiberius. Bu isim, aklımda bir şeyleri tetikledi. O yüzden internette araştırma yaptım. Tiberius, Augustus ‘un varisiydi. Hükümdarlık süresinin çoğunu, Germanya‘da askeri seferlere kumandanlık ederek geçirmiş eski bir komutandı. Onun döneminde gerçekleşen en önemli olaylardan birisi, Yahudilerin Kralı olduğu iddia edilen Yahudi bir köylüyle ilgiliydi. 

Resim yine değişmişti. Kendimi, insanlardan oluşan bir çemberin ortasında otururken buldum. Dikkat kesilmiş sakallı yüzler, beni izliyorlardı. Konuştuğumu biliyordum, çünkü belli ki beni dinliyorlardı, ama ben kendi sözlerimi duyamıyordum. 

Bir kadın gördüm. Melek yüzlü, sıradan biriydi. Ve bir çift göz. Bu gözler anneminkilere benziyordu, ama ona ait değillerdi Derin bir sevgiyle bana bakıyorlardı. Arkasında duran sakallı bir adam, oğluyla iftihar eden bir baba edasıyla beni izliyordu. 

Sonra eşekler gördüm. Bir hurma ağacı, çıplak çocuklar, kahverengi bir nehir. Koyu renk saçlı, güzel bir kız. beni öpmek için yüzüme doğru eğildi, sonra utanıp kaçtı. Yetişkinler arasındaydım. Yüzlerindeki ifade, ‘Bu çocuk diğer çocuklar gibi değil’, diyordu. 

Görüntü yine değişti. 7-8 yaşlarında bir erkek çocuğunun yatağının yanında oturuyordum. Hareket edemiyordu. Gözleri kapalıydı. İki gün önce felç olmuştu. Annesi ve teyzesi yanımdaydı. Kısık sesle annesine, onun elini tutmasını söyledim. Sonra eğilip çocuğun kulağına kendi adını söyledim. Gözlerini öylesine sıkıtı ki, göz kapaklarının arasından gözyaşları sızmaya başladı. Sonra açtı. Annesini tanıyınca, yüzü aydınlandı. Kadın, heyecandan güçlükle soluyordu. Oğlunun eli hareket edince çığlık attı ve ona sarıldı. Oğlu da onu sardı. İkisi de mutluluktan ağlıyordu. 

Şimdi de bir grup kadınla birlikte yemek yiyordum: Zeytin ve kepekli ekmek. Kadınların bazıları, benimle göz temasından kaçınıyorlardı. Yemekten sonra beni bir yatak odasına götürdüler. Yatakta, hamile bir kız yatıyordu. Bebeğin, çoktan doğmuş olması gerektiğini, ama sancıların bir türlü başlamadığını söylediler. Çocuğun ölmüş olabileceğinden endişe duyuyorlardı. Onlardan çıkmalarını istedim. Genç anne adayı benden korkuyordu. Onu, rahatlatıcı sözlerle sakinleştirdim, sonra üzerindeki battaniyeyi kaldırıp ellerimi karnına koydum. Karnı şişkin ve bir davulun yüzeyi gibi gergindi. Uzun süre boyunca ellerimi orada tuttum. Kısık ve yumuşak bir sesle, onunla konuşmaya başladım. Ne söylediğimi anlamıyordum. Yumuşak bir melodi gibiydi. Bir süre sonra, küçük anne adayı irkildi. Bir tekme hissetmişti. Dışarıdaki kadınlara bağırmaya başladı: 

“Bebeğim yaşıyor!”. 

Kadınlar, ellerini bana uzatıp dokunmaya çalıştılar. 

“O, muhakkak seçilmiş olandır!”, diyorlardı. 

Dışarıda, bir duvarın dibinde oturmuş, gökyüzündeki yıldızları izliyordum. Yanımdaki, kaftan giymiş adam, üzgün görünüyordu. Adı, Peter'di. 

“Bunu neden yapmak istiyorsunuz?”, diye fısıldadı. 

“Eğer giderseniz, insanlar sizi dinleseler bile, rahipler ve yaşlılar sizi kabul etmeyeceklerdir. Ya Romalılar ne olacak? Sizi öldürmelerinden korkuyorum.” 

Peter, yer adı vermediği halde, onun Kudüs‘ten bahsettiğini anlamıştım. 

“Git!”, dedim ona. 

Kolumu tutup salladı. 

“Beni bu kadar kolay kovamazsınız! Rüyamda gördüm. Giderseniz, öldürüleceksiniz.” 

“Her kim ki hayatını kurtarmaya çalışıyorsa, bu uğurda ölebileceğini de hesaba katmalıdır.”, diye cevap verdim. 

Peter başını salladı. Aklı karışmıştı. 

Sahne birden değişti. Yüksek bir dağın tepesindeydim ve bir ovaya bakıyordum. Yanımda üç adam oturuyordu. 

“Kasabalarınıza gittiğinizde,”, diye sordum, “benden kim diye bahsettiniz?” 

“Mesih olduğunuzu söyledik.”, diye cevap verdiler. 

Başımı salladım: 

“Benim için böyle demeyin. Gördüklerinizi, olduğu gibi anlatın. Daha fazlasını değil.” 

“Evet Efendim!”, diye cevap verdi John isimli adam. 

Gözleri, bir kadınınki gibi iri ve kahverengiydi. Peter‘e baktı, sonra dikkatli bir şekilde benimle konuşmaya başladı. 

“Kudüs‘e gitmeyi düşündüğünüzü duydum.” 

“Evet.”, diye cevapladım. 

John başını salladı. 

“Bunu yaparsanız, oradaki rahipler sizden korkacaklar ve sizi ölüme mahkum edeceklerdir.” 

“Bu kupa bana verildiğine göre, içinden içmek zorundayım.”, diye cevap verdim. 

Adamlar sustular. Ben aşağıdaki ovaya bakarken, karın boşluğumu yavaş yavaş bir korku doldurdu. Bu hayatın, bu vücudun nasıl bir armağan olduğunu bilmek ve bundan vazgeçmek... 

Önümde, sarı taşlardan bir şehir kapısı yükseliyordu. Yol boyunca insanlar sıralanmışlardı. Kimileri hurma ağaçlarından kopardıkları yaprakları sallayarak tezahürat ediyor, kimileriyse gözyaşı döküyordu. Birkaç adamın, benim için tuttukları bir eşeğe bindim. Yerine getirilmesi gereken bir kehanet vardı. 

“Burası doğu kapısı Efendimiz. İçeri gireceğinize emin misiniz?”, diye sordular. 

“Eminim.”, dedim. 

Eşeğin sırtında kapıdan geçtim. Boruların çaldığını duydum. Romalı askerler beni dikkatli gözlerle izliyorlardı. Kadınlar, cüppeme ve saçıma dokunmak için önüme atılıyorlardı. İnsanlar açtılar. Yiyeceğe değil, umuda, yaşamak için bir nedene. 

Yol birden yok oldu ve sütunlardan oluşan bir tapınağa dönüştü. Merdivenlerde oturmuş, sakin bir şekilde, kalabalık bir gruba konuşuyordum. Meraklı ve kararsız yüz ifadeleriyle dinliyorlardı beni. Söyledikleriyle düşündükleri çelişiyordu. Hepsinin de kafasından aynı şeyler geçiyordu: O seçilmiş olan mı? Bu mümkün mü? 

“Dünyanın ve gökyüzünün görünüşünü nasıl yorumlayacağınızı biliyorsunuz.”, dedim onlara. 

“Şimdiki zamanı nasıl yorumlayacağınızı neden bilmiyorsunuz? Dünyanın üzerine bir ateş yaydım ve o parlayana kadar onu koruyacağım.” 

Yüzlerini izledim. Sözlerim, farklı insanlara, farklı anlamlar ifade ediyordu. Adamlar onların arasından istediklerini alıp, gerisini atıyordu. Bazıları nereden geldiğimi sordular. Bilmecelere cevap vermekten daha iyiydi bu. 

“Bir parça odunu ortadan ikiye bölün, işte oradayım. Taşı kaldırın, altında beni bulacaksınız.” 

Tapınaktan çıktım ve şehrin dar sokaklarında yürüdüm. Yalnız kalmak istiyordum, fakat her taraftan sarılıyordum. Rahipler gelip bana sorular soruyorlardı. 

“Bu söylediklerini ve yaptıklarını hangi otorite adına yapıyorsun?”, diye sordular. 

Gülümsedim.

“John insanları vaftiz etti. Onun yetkisi cennetten mi, yoksa insanlardan mı geldi?” 

Rahipler, kalabalığın korkusuyla cevap verdiler.

"Biz bundan emin değiliz.” 

“O zaman ben de size, tüm bunları kimin yetkisiyle yaptığımı söylememeliyim.” 

Onları, sokağın ortasında, öfkeleriyle baş başa bıraktım, ama bu iyi olmadı. Yine yanıma geldiler ve bana birçok soru sordular. Cevaplarım onları çılgına çevirdi. 

“Sadece kısa bir süre için sizinle olacağım.”, dedim. 

“Sonra geldiğim yere geri döneceğim. Orası, sizin gelemeyeceğiniz bir yer. Beni arayacaksınız, ama bulamayacaksınız. Çünkü siz bu Dünyadansınız, ama ben değil.” 

Benim yalancı olduğumu söylediler. 

“Işık, sizinle kısa bir süre daha kalacak.”, dedim. 

“Karanlığa yakalanmamak için, ışığa sahipken, onu izleyin. Her kim ki beni takip ederse, asla karanlıkta yürümeyecektir.” 

Onlara baktığımda, gözlerinin içinde, kendi korkunç sonumu gördüm, ama yolumdan dönemezdim. Rahiplerden birinin bakışlarında, nefret ve kendi ölümümü gördüm. Romalılar tarafından, onlara özgü bir yöntemle cezalandırılacaktım. 

En büyük korkum, acı duymak değildi. Güçlü bir adam buna dayanabilirdi. Katlanamadığım şey, yalnız kalacak olmamdı. 

Sonsuza kadar yine yalnız...