Hava Durumu
Döviz Kurları

BirimAlışSatış

Dolar

Euro

Sterlin

Kapalı pencere

Çok uzun zaman önce, şu an Sakarya şehrinin bulunduğu bölgede muazzam büyüklükte, balta girmemiş bir orman uzanıyordu. O zamanlar Anadolu'nun bu bölümünde fazla insan yaşamazdı. Burada yaşayanlar ise, genellikle yalnız kalmaya karar vermiş kişilerdi. Zaten çoğu da, zamanla tekrar şehre dönmüşlerdi. Geride sadece birkaç ev kalmıştı. Bunlardan birinde, tek başına, yaşlı bir adam yaşıyordu. O buraya ilk gelenlerdendi. Oturduğu evin, kulübe demek daha yerinde olur, dört bir yanı, karanlık orman tarafından çevrilmişti. Bölgeye, sonsuza kadar sürecekmiş gibi görünen bir sessizlik hakimdi. Yaşlı adam da sanki bunun bir parçasıydı. Hiç kimse onun gülümsediğini ve gerekmedikçe  konuştuğunu görmemişti. Geçimini, vurduğu hayvanların derilerini şehirde satarak veya karşılığında yiyecek alarak sağlıyordu. Hiçbir zaman bu küçük kulübeyi büyütmeyi veya yerine daha iyi bir ev yapmayı düşünmemişti.

 

Kulübenin yakınındaki bir açıklıkta, eskiden çok bakımlı olduğu anlaşılabilen ve şu anda yaban otlarının işgaline uğramış, toprağı çoraklaşmış bir bahçe uzanıyordu. Kulübe, küçük bir baca ve ahşap çatıdan oluşan tek kapılı bir kulübeydi. Giriş kapısına cepheden bakan bir arka penceresi vardı. Sağ duvarında bulunan ve artık kullanılmayan bir pencere de tahtalarla kapatılmıştı. Hiç kimse bunun nedenini bilmiyor, hatta bu pencerenin açık olduğu zamanları hatırlamıyordu bile. Yaşlı adam, elbette ki gün ışığından hoşlanmadığı için kapatmamıştı o pencereyi. Öğle vakitleri, oradan geçen avcılar, onu kapının yanında, yüzünü güneşe karşı vermiş olarak otururken görürlerdi. Bu da, güneşten hoşlanmadığı görüşünü çürütüyordu.

 

Kapalı pencerenin sırrını bilen birileri varsa da, çoktan ölmüşlerdi. Bir zamanlar onların anlattıklarına göre, o pencerenin kapatılmasının çok gizemli bir nedeni varmış. Yaşlı adamın adı Yaşar'dı. Yetmişinde görünse bile, henüz elli yaşındaydı. Yaşadıkları, onu fiziksel olarak yaşlandırmıştı. Bembeyaz saçları ve yine beyaz olan upuzun bir sakalı vardı. Gri gözleri, sanki ışıktan kaçıyormuşçasına, yuvalarına çekilmişlerdi. Yüzü kırışıklarla doluydu. Büyük ve zayıf bir vücudu vardı. Omuzları öne doğru bükülmüştü. Bir gün kulübesinde ölü olarak bulunmuştu. Onu, kulübenin yakınındaki, kendisinden çok daha önce ölmüş olan karısının mezarının yanına defnetmişlerdi.

 

Yaşar, o kulübeyi yaptığında gençti, iri yarı ve güçlüydü. Hayat dolu ve neşeliydi. Yeni evlenmişti. Eşi hem güzel bir kadın, hem de iyi bir insandı. Her zaman, her konuda ona destek olmuştu.

 

Bir gün Yaşar avdan döndüğünde, karısını yüksek ateş içerisinde, yatakta kıvranırken buldu. Kilometrelerce uzaklıkta ne bir doktor, ne de bir komşuları vardı. Yardım getirebilmek için onu yalnız da bırakamazdı. Bu yüzden, onu kendisi iyileştirmeye çalıştı. Ne yazık ki, üç gün sonra karısı öldü. Bir daha kendine gelip gözlerini açamadan, kocasını terk etmişti. Yaşar, eşinin öldüğüne hala inanamıyordu, ama bu gerçekle yaşamalıydı. Bedeni gömmek için hazırlık yapması gerekiyordu. Karısının ölümü o kadar ani olmuştu ki, ağlamamıştı bile. Bu yüzden kendisinden utanmıştı.

 

“Yarın !” , dedi yüksek sesle.

 

“Yarın mezarını kazarım.”

 

Cesedi, odanın ortasında duran masanın üzerine yatırdı. Karısının ellerini göğsünün üzerinde kenetlemişti. Titrek mum ışığında, kadının saçlarını tarıyordu. Bunu bir makine gibi hissiz yapıyordu. Bir sandalye çekerek masanın yanına oturdu. Başını, masanın üzerinde kenetlediği ellerinin arasına koyarak, sönmek üzere olan güçsüz ışıkta beklemeye başladı.

 

Uzaklardan, karanlıkta kaybolmuş bir çocuğun acı çığlıklarını andıran bir ses duyuldu. Ses yaklaştıkça, aslında insan sesi olmadığı fark ediliyordu. Belki vahşi hayvanlardan birinin sesiydi bu. Belki de sadece rüzgarın. Çünkü Yaşar uyuyordu.

 

Birkaç saat sonra, sadık olmayan bu bekçi uyandı. Koyu karanlığa diktiği gözlerini, sonuna kadar açmış, bir şeyler görmeye çalışıyordu. Nefesini tutmuş, dinliyordu. Sanki bu şekilde, sessizliği daha da arttıracağını düşünüyordu. Birden, ellerinin altındaki masa titremeye başladı. Bir şey vardı odada. O şeyin hafif adımlarını duydu. Yalınayak dolaşan birinin adımları. Alnında, korkudan ter damlacıkları oluşmuştu. Bütün vücudu bir heykel kadar taşlaşmıştı. Bekliyordu. Saniyeler yüzyıllara dönüşmüştü. Ölü kadının adını söylemek istedi. Hala masanın üzerinde yatıp yatmadığını anlamak için eliyle masayı yoklamak istedi, ama başaramadı. Kolları tonlarca ağırlıktaki bir demir yığını gibiydi. Görünmez bir el gırtlağını sıkmıştı. Şakaklarından aşağıya süzülen ter, ölüm kadar soğuktu.

 

Birden, tüyler ürpertici bir olay oldu. Bir şey masaya o kadar güçlü çarptı ki, masa kayarak Yaşar'a vurdu. Aynı anda başka bir nesnenin de yere yuvarlandığını duydu. Bir anda boğuşma sesleri geldi. Vahşi hayvanların çıkardığı türden hırıltılı sesler. Yaşar panik içerisinde ayağa fırladı. Masanın üzerini yokladı. Boştu. Bazen yaşadığınız korku o kadar büyük olur ki, önce sizi olduğunuz yere çiviler, ama sonra, en üst seviyesine ulaştığında, size müthiş bir cesaret vererek, hareket etmenizi sağlar. Bu, aşırı akımdan dolayı  elektrik sigortasının atması gibidir. Yaşar, içgüdüsel olarak duvarda asılı duran çiftesini kaptı ve seslerin geldiği yöne doğru rastgele ateş etti. Silahtan çıkan kıvılcımlar kulübeyi aydınlattı. Yaşlı adam, gördüğü sahne karşısında tekrar donup kaldı. Vahşi ve iri bir kurt, dişleriyle ölü kadının elbisesinin boynunu yakalamış, onu pencereden dışarı sürüklemeye çalışıyordu. Kadın da ona karşı koyuyordu. Sonra içerisi daha koyu ve daha sessiz bir karanlığa gömüldü. Çünkü Yaşar bayılmıştı.

 

Kendine geldiğinde güneş doğmuştu. Kadının cesedi, pencerenin önünde, yerde yatıyordu. Kurt, silah sesinden korkarak, onu orada bırakıp kaçmıştı. Karısının elbisesinin bir bölümü, boğuşma sırasında yırtılmıştı. Saçı dağılmış ve gırtlağı parçalanmıştı. Yaradan boşalan kan, yere yayılmıştı. Kulübenin içini, kana özgü o bakır kokusu doldurmuştu. Yerde yatan ölü kadının gözleri, dehşetle açılmıştı. Tırnaklarının arasında kanlı tüyler, dişlerinin arasında ise, kurdun kopmuş bir kulağı vardı.