Hava Durumu
Döviz Kurları

BirimAlışSatış

Dolar

Euro

Sterlin

Palto

Kurumuş ve sararmış yapraklar, hışırdayarak son şarkılarını söylüyordu. Onları dalından koparan soğuk rüzgar, kışın habercisiydi. Gökyüzünü esir alan sis, güneşi kovmuştu sanki. 

Genç bir adam, adı Ceyhun, sisin içerisinde ilerliyordu. Uzun, kahverengi paltosuna sıkıca sarılmış, yanındaki arkadaşıyla konuşuyordu. 

“Seni fazla bekletmem. İstersen sen de içeri gel.” 

Arkadaşı: “Hayır, olmaz, sen rahatına bak. Ben seni beklerim.”, dedi. 

Ceyhun minnetle arkadaşına baktı. 

Az ileride, üç katlı, muhteşem baba ocağı, onu bekliyordu. Ne de çok anısı vardı burada. Her köşesinde başka bir tane. Çok özlemişti burayı. Evin bahçesini çevreleyen çitin ortasında bulunan kapıya yöneldi ve açtı. Kapı gıcırdadı. Ceyhun durakladı. Sağ yanağından bir damla gözyaşı süzüldü. Anılara daldı. Çocukken, her akşam, bu sesi duymayı dört gözle beklerdi. Çünkü bu ses, babasının gelişini haber veriyordu. Kapı gıcırdadığı an, hemen bahçeye koşar ve onun kucağına atlardı. Bu kez, kapıyı açan kendisi olmuştu. 

Evden yankılanan müzik sesi, hıçkırıklara boğulmasına neden oldu. Tam otuz beş yıl öncesine döndü. O zamanlar henüz üç yaşındaydı. Barış Manço’nun, at kişnemesiyle başlayan bu şarkısını dinlemekten hiç bıkmazdı. Bittiğinde, o incecik bebek sesiyle ‘Baba bitti’, derdi ve babası, parçayı tekrar başa alırdı. Hala da çok seviyordu. Gözyaşlarını silerek, sözlerini hatırlamaya çalıştı. 

Bir süre sonra sessizce mırıldandı: 

Urfa, Diyarbakır gezdim, 
Hele hele yar yar. 
Otuz iki sancak saydım, 
Hele hele yar yar. 

Neslihan derler güzelin, 
Adını duydum breh breh, 
Gül yüzünü görmeye geldim. 

Kalk gidelim küheylan, 
Uçalım gayrı oy. 
Neslihan’a varalım gayrı. 

Eski şarkılar çok daha saf ve temizdiler. Dünya, artık yaşanacak bir yer olmaktan çıkmış, güzelin, iyi olanın nesli tükenmeye başlamıştı. 

Dönüp arkadaşına baktı. Sabırla bekliyordu. 

Bahçe kapısından içeri girdi ve yürümeye başladı. Eve ulaştığında zile bastı ve bekledi. Heyecandan, kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. 

İçeriden bir ses: “Aman Allah’ım!”, diye bağırdı. 

Bu, annesinin sesiydi. Bir yandan babasına ve kardeşlerine seslenirken, diğer yandan da kapının kilitlerini açıyordu. 

“Yılmaaaaz! Oğlum gelmiş, Ceyhun’um gelmiş! Çocuklar koşun, Abiniz gelmiş!” 

‘Aile olmak çok güzel.’, diye düşündü Ceyhun ve derin bir nefes aldı. 

Kapı açıldı. İşte oradaydılar. En önde annesi. Hemen boynuna atıldı. Öylece kaldı. Sonra sırayla babasına, erkek kardeşine ve kız kardeşine sarıldı. Herkes ağlıyordu. 

Tam beş yıldır görüşmemişlerdi. Vatan savunması için güney cephesindeydi. Gece gündüz demeden oradan oraya koşturmuş ve düşmanlarla savaşmıştı. 2014 yılında, üçüncü Dünya Savaşı çıktığında, gönüllü olarak gitmişti cepheye. Yüz yıl aradan sonra tarih yine tekerrür etmiş ve bir asırdır pusuda bekleyen düşmanlar, yine saldırmışlardı Vatana, ama bu kez durum farklıydı. Maddi imkansızlıklar yoktu, hatta dünyanın en eğitimli ve güçlü ordusuna sahiptiler. Bir avuç Vatan toprağı bile kaybedilmedi. Her türlü saldırı başarıyla savunuldu ve neredeyse hiç şehit verilmedi. Sonunda düşman devletlerin yenilgiyi kabul edip geri çekilmesiyle, savaş sona ermiş, böylece Ceyhun da eve dönmüştü. 

Salona geçip oturdular. Özlemle birbirlerine bakıyorlardı. Sessizliği babası bozdu: 

“Aslan oğlum benim! Seninle gurur duyuyorum. Beş yıldır, sana bir şey olacak diye her gün ölüp dirildik, ama şükürler olsun ki, sağ salim geri döndün. Vatan, senin gibi yiğitlerin sayesinde ayakta duruyor.” 

Oğluna sarılıp ağlamaya başladı. Ceyhun’un içi sızladı. 

Annesi: “Tamam Bey! Ağlama artık. Bundan sonra hep güleceğiz. Oğlumuz geri döndü işte.”, dedi. 

“Doğru söylüyorsun Hanım. Zaten bunlar mutluluk gözyaşları. Çabuk kururlar. Kötü günler geride kaldı. Sen bana bakma oğlum.” 

Ceyhun gülümsedi. Annesine ve kardeşlerine baktı. 

“Oğlum, yoldan geldin sen. Aç mısın? Bir şeyler hazırlayayım sana.”, dedi annesi. 

“Sağ ol Anne, gerek yok. Aç değilim.” 

“İstersen odana çekilip dinlen. Hala bıraktığın gibi duruyor.” 

“Yok anne, böyle iyiyim, ama odama bir göz atmak isterim.” 

“Tabii, nasıl istersen.” 

Ceyhun ayağa kalktı ve üst katta bulunan odasına doğru yürüdü. Kardeşleri de onu izlediler. Odasının kapısına vardığında durdu. 

“Ben birkaç kez senin yatağında yattım Abi. Umarım kızmamışsındır.” , dedi, kendisinden on beş yaş küçük erkek kardeşi. 

“Sana neden kızayım ufaklık?”, diye karşılık verdi ve yanağını sıktı. 

“Ben de bir kez yattım.”, dedi arkadan bir ses. Ceyhun’un kız kardeşiydi. Erkek kardeşiyle ayrı yumurta ikiziydiler. 

“Sen de mi Prenses? Gel buraya, gel. Abiniz kurban olsun size.” 

İkisini de kucakladı ve öpüp kokladı. 

“Yatağında uyursam, belki özlemim biraz azalır diye düşündüm de ondan.” , dedi kız kardeşi. 

“Ama daha kötü oldum. Bir daha da odana girmedim. Bizi yine bırakıp gitmeyeceksin değil mi?” 

Ceyhun sessiz kaldı. Odasının kapısın açtı ve etrafı süzdü. Hiçbir şey değişmemişti. İçeri girip yatağına oturdu. Kardeşlerine döndü: 

“Gelsenize yanıma.”, dedi. 

Gittiler. Biri sağında, diğeri solunda, sardı onları. 

Kız kardeşi: “Üşüyor musun?” , diye sordu. 

Ceyhun: “Hayır. Neden sordun?”, diye cevapladı. 

“Paltonu çıkarmıyorsun da.” 

“Ha... O mu? İyiyim böyle.” 

Başını pencereye doğru çevirdi ve dışarı baktı. Hava kararmaya başlamış, sis iyice yoğunlaşmıştı. Arkadaşı, bahçe kapısının yanında onu bekliyordu. 

“Haydi aşağıya inelim.”, dedi kardeşlerine. Yataktan kalktılar ve onu sabırsızlıkla bekleyen annesiyle babasının yanına indiler. 

Annesi: “Oğlum, neden hala paltonu çıkarmıyorsun? İçerisi soğuk mu?.” , diye sordu. 

“Ben de söyledim, ama dinlemedi Anne.”, dedi kız kardeşi. 

Ceyhun üzgün gözlerle annesine baktı. 

“Anne. Ben gidiyorum.” 

Annesinin yüzü buruştu. Endişeyle: 

“Nasıl yani? Nereye gidiyorsun? Ne diyorsun Oğlum sen?” , dedi. 

Ceyhun, başıyla dışarısını işaret etti. 

“O bekliyor. Fazla zamanım kalmadı.” 

Herkes şaşkın bir şekilde pencereden dışarı doğru baktı. Bahçe kapısının yanında bekleyen karaltıyı gördüler. 

“O kim yavrum? Hiçbir şey anlamadım.” Soru soran gözlerinde, çaresizlik ve acı vardı. 

“Anne. Ben şehit oldum.” 

Annesi çığlık attı. Babasıyla kardeşleri dehşetle onları izliyorlardı. 

“Ne!” 

“Sizi bir kez daha görüp, veda edebilmem için bana son bir şans verdiler. Hakkını helal et Anne.” 

“Şaka mı yapıyorsun Oğlum? Ne olur söyle bana, şaka yapıyorsun değil mi? 

“Hayır Anne. Doğruyu söylüyorum.” 

“Nasıl olur Oğlum? Karşımda duruyorsun işte.” 

Ceyhun ağlamaya başladı. 

“Canım Annem! Bu paltoya neden sıkı sıkıya sarıldığımı biliyor musun? İşte bu yüzden.”, dedi ve paltosunun önünü açtı. 

Üzerindeki gömlek delik deşik olmuş ve kana bulanmıştı. Göğüs ve karın bölgesinde onlarca kurşun deliği görünüyordu. 

“Şimdi anladın mı Anne?” 

Annesinin yüzü bembeyaz oldu. Düşmemek için babasına tutundu. Kimseden ses çıkmadı. Adeta donmuş gibiydiler. 

“Sakın ağlamayın. Ben şehit oldum Anne. İçim çok huzurlu. Siz bu Vatanda rahat yaşayın diye canımı verdim.” 

Boynundaki künyesini çıkartarak erkek kardeşine uzattı. 

“Al ufaklık. Bu artık senindir.”, dedi ve ona sımsıkı sarıldı. 

Sonra kız kardeşini kucakladı. Annesiyle babasının önüne geldi. 

“Vakit doldu. Artık gitmeliyim. Hakkınızı helal edin. Hepinizi çok seviyorum.” 

Sarıldılar. Hiç ayrılmak istemediler, ama yapacak bir şey yoktu. Ceyhun geri çekildi ve ardına bakmadan, hızla kapıdan çıktı. Ailesi, pencereden onun gidişini izliyordu. Dışarıda bekleyen karaltının yanına ulaştığında, son bir kez dönüp baktı ve gülümseyerek el salladı. Sonra birlikte sisin içine doğru yürüyerek, gözden kayboldular.