Hava Durumu
Döviz Kurları

BirimAlışSatış

Dolar

Euro

Sterlin

Terk ediliş

Yıl 1983. Ham meyve gibi kopardılar beni dalımdan. Karşı koyacak gücüm yoktu. Atıldım çorak topraklara. Sadece çorak olsalar iyiydi, yabancıydılar da. Tanımadığım, bilmediğim diyarlara. Dilini bile çok iyi konuşamadığım bir dünyaya. Hiç unutamadım, yalnızlığı arkadaş olarak seçmek zorunda kaldığım o günü. 

O ana dek yeryüzündeki her şeyim olan ailemi taşıyan siyah tavanlı sarı Opel Record, arkasında bir toz bulutu bırakarak, yüz metre sonra sola döndü ve dik yokuşu inmek üzere gözden kayboldu. Daha sonraları, keşke o gün köşeye kadar yürüseydim de, aracın yokuşu inişini de izleseydim, diye hayıflandığım çok oldu, ama ne yazık ki tarih çoktan yazılmıştı ve yaşanan artık geri döndürülemezdi. Henüz hiçbir şeyin farkında değildim. Tek hatırladığım, boğazımın düğümlendiği ve nefes alamadığımdı. Boğulacak gibi hissediyordum. Gırtlağım yanıyordu. Kalbim sıkışmıştı. Sanki gizli bir el onu kavramış ve olanca gücüyle bastırıyordu. Bir süre öylece donup kaldım. 

Öğlen vaktiydi, ama sanki her tarafa karanlık çökmüş gibiydi. Etrafıma bakındım. Tanıdık bir yüz aradım, bilindik evler, ağaçlar, toprak, ama hiçbiri yoktu. Hepsi de bana yabancıydı. Tek başına kalmıştım. Sokak boştu. Rüzgarın sesi bile farklıydı. Bunun bir kabus olduğunu ve gözlerimi kapatıp tekrar açtığımda, evimdeki yatağımda uyanacağımı düşündüm, olmadı. Yaşananlar gerçekti. İnanmak, kabul etmek istemiyordum, fakat bu benim yeni ve yalnız hayatımın ilk anlarıydı. Hiçbir şey filmlerdeki gibi değildi ve olmayacaktı da. Çocukluğumu benden alıp giden o sarı araba geri dönmeyecekti. Bu, yalnızca, sonu mutlu biten filmlerde olurdu. Oysa ben, uzun sürecek olan bir dramın başrol oyuncusu olmuştum. 

Yavaş adımlarla yolun sonuna kadar yürüdüm ve sola doğru inen yokuşun başında durdum. Ne kadar bekledim orada, hatırlamıyorum. Zaman durmuştu sanki. Dünya yine kendi halinde dönmeye devam ediyor, yaşanması gerekenler yaşanıyordu. Okyanusta kum tanesi gibiydim. Sıradan, önemsiz, küçük. Hayat, bana en büyük oyununu oynamıştı. Neden hala beklediğimi de anlamıyordum. Hiçbir şey değişmeyecekti, ama bunu kendime itiraf etmekten korkuyordum. İtiraf etmek, kabullenmek demekti. Oysa ben inkar etmek istiyordum. Haykırmak istiyordum dünyaya. “Böyle olmamalıydı!”, demek istiyordum. Olamazdı. Kurallara aykırıydı bu. Ufacık bir çocuk, nasıl terk edilebilirdi? Eline bir bavul tutuşturulup, “Artık sen burada yaşayacaksın.”, diyerek, ardına bile bakmadan, gidilemezdi. Bu adil değildi. Kime anlatabilirdim derdimi? Kimse yoktu. Koca bir senaryonun içerisindeki tek bir ünlem işareti gibiydim. Tüm duyguları içinde barındıran, küçücük bir haykırış. 

Yanaklarımın ıslandığını hissettim. Gözyaşlarıydı bunlar. Çaresizliğimin dışa vurumu. Önce sessizce hıçkırırken, sonra titreyerek ağlamaya başladım. Ağladıkça boğazım yanıyordu. Bu kez çok farklıydı. Daha önceleri de ağlamıştım, ama boğazım yanmamıştı, kalbim sıkışmamıştı, nefesim daralmamıştı, içimde bir boşluk oluşmamıştı. 

Çok ağladım. Sustuğumda, bir ağacın dibinde yaslanmış buldum kendimi. Gökyüzüne baktım. Güneş batmak üzereydi. Bulutlara daldım. Çok uzaklarda, bilinmeyen bir yöne doğru süzülüyorlardı. Hayal kurdum. Bir bulut oldum. Yeryüzünü izliyordum. Dağların arasından, ağaçların içinden geçen yolu gördüm. Onu takip ettim. Sarı araba oradaydı. Hızla ilerliyordu. Bir yolcusunun eksik olduğunu biliyor muydu acaba? Alçaldım, kendimi göstermek istedim, ama birden büyük bir çatırtı sesiyle irkildim. Bir üst sokaktaki caminin minaresinden geliyordu bu ses. Müezzin hoparlörü açmıştı. Ezan okumaya başladı. Tuhaf olmuştum. Hiç bu kadar yakından dinlememiştim ezan sesini. Kulaklarımı diktim ve sonuna kadar bekledim. Bu ezan, tüm gerçeklerin altını çizmişti. Geldiğim yerde çan sesleri yankılanırdı. Artık başka bir ülkedeydim ve bundan sonraki hayatımı tek kişilik planlamak zorundaydım. 

Ayağa kalktım. Son bir kez, yola baktım. Kurtuluşa giden yoldu bu, ama benim için değil. Kaderim çizilmişti. Terk edilmiştim. Sırtıma yüklenmiş, taşıyamayacağım büyüklükte bir yükle kalakalmıştım. 

İşte o gün, çocukluk çağım benim için bitmişti. Bir anda, ufacık bir yetişkine dönüşmüştüm. 

Sarı araba mı?

 

O bir daha geri dönmedi…