Hava Durumu
Döviz Kurları

BirimAlışSatış

Dolar

Euro

Sterlin

Yolcu

Adam, taksisinde oturmuş, loş iç aydınlatmanın ışığı altında, elindeki gazetesini okumaya çalışıyordu. Her ne kadar, satırları seçmekte zorlanıyor olsa da, yapacak bir şey yoktu. Bir şekilde oyalanmak zorundaydı. Tren garının karşısındaki taksi durağında bekliyordu. Son yolcusunu, iki saat önce götürmüştü. Durağa döndüğünden beri bir buçuk saat geçmişti. Vakit, gece yarısına yaklaşıyordu. Çıkıp biraz hava almak istedi. Kapı koluna uzandığında, arkadan bir ses: 


“Acele hareket edelim.”, dedi. 


Adam başını çevirip baktı ve gözleriyle sesin sahibini aradı, ama kimseyi göremedi. Şaşkın bir şekilde önüne döndü ve kendi kendine düşündü: ‘Bir şey de içmedim ki. Çalışırken zaten alkol alamam. Uyuşturucu falan kullandığım da yok. Belki de birileri bana oyun oynuyordur.’ Bir şaka kurbanı olduğuna ikna olarak, elini tekrar kapı koluna uzattı. Birden, tüm vücudunu saran büyük bir acı hissetti. Yine o sesi duydu. Bir an önce hareket etmesi gerektiğini, aksi halde daha büyük bir acı duyacağını söylüyordu. Adam iyice şaşırmıştı. Aklını mı kaçırıyordu yoksa? Kesinlikle temiz hava almaya ihtiyacı vardı. Elini tekrar kapı koluna götürdü. Aynı ses, bu kez daha kararlı ve kızgın bir tonla: 


“Sanırım, size görevinizi hatırlatmama gerek yok. Seni geri zekalı adam! Hemen şimdi hareket etmezsen, vücudundaki uzuvlarını birer birer parçalara ayırmak zorunda kalacağım!” 


Adam, başını sallayarak, elini kapı kolundan çekti. Ciddi ciddi akıl sağlığından endişe duymaya başlamıştı. Kendini, bu sesin olmadığına dair ikna etmeye çalıştı. Duyduğu acı da, beyninin ona oynamış olduğu bir oyundu. Var olmayan bir şey, ona zarar veremezdi. Kapıyı açtığında, acıyla haykırmaya başladı. 


Sol elini havaya kaldırarak baktı. Küçük parmağı artık yerinde yoktu. Yaradan fışkıran kan, beyaz gömleğini kırmızıya boyamıştı. Bu nasıl olabilirdi? 


Panik içerisinde; ‘Kahretsin! Hemen bir Doktor bulmalıyım’, diye düşündü. Tam, kapıyı tekrar açmaya yeltenirken, ses yine konuştu: 


“Umarım, söylediklerimde ne kadar ciddi olduğumu anlamışsındır. Merak etme, araba kullanmak için gerekli olan organlarına zarar vermeyeceğim! Bu arada, araç kullanmaktan bahsetmişken, eğer şimdi hareket edersen, acıların son bulacaktır. Bunu bir düşün, ama çok uzun sürmesin. Bu taksiyi kullanmak için ayak parmaklarına ihtiyacın olmadığını hatırlatmak isterim. Öyle değil mi?” 


Adam, acılar içerisinde aracı çalıştırdı ve hareket etti. Sokaklar terk edilmiş gibiydi. Karanlıkta ilerlerken, sesin doğru söylediğini anladı. Acısı bir anda yok olmuştu. Az önce yaşadıklarına ilişkin mantıklı bir açıklama bulmaya çalışıyordu, ama bir süre sonra bundan vazgeçti. Bugüne kadar, görünmez bir varlığın, bir insanın parmağını kopardığını hiç duymamıştı. Böyle şeyler sadece korku filmlerinde olurdu. Başına gelenler, doğaüstü güçlerle ilgiliydi. Acaba bu sesle konuşabilir miyim diye düşündü. Ürkek bir şekilde: 
 

“Nereye gideceğiz?”, diye sordu.

 

Sesi o kadar titremişti ki, kendisi bile korktu. Bir zamanlar küçük parmağının olduğu yere baktı. Kanama durmuştu. Ses cevap verdi: 


“Daha hızlı gitmeni istiyorum!” 


Adam farkında olmadan : “İyi de hangi cehenneme gideceğiz?”, diye bağırdı. 
 

Cevap gelmedi. 
 

Kızgınlıkla gaza bastı ve otoyola yöneldi. Bir süre sonra, aracın ibresi, saatte 200 kilometreyi gösteriyordu. Ses, konuştu: 


“İlerideki ilk sapaktan dönüp, otoyoldan çıkalım.” 


Adam; “Ama o yol arka mahalleye gidiyor. Oranın sokakları bu saatte pek tekin değildir.”, dedi kekeleyerek. Soğuk soğuk terlemeye başlamıştı. 


Ses; “Camları aç. Duyduğun korkunun pis kokusu midemi bulandırıyor.”, dedi. 
 

Adam itaat etti. Saçları, içeri süzülen serin rüzgarın etkisiyle dalgalanıyordu. 
 
Yerleşim bölgesine yaklaştığı için frene basarak, hızını saatte 80 kilometreye düşürdü. Birden, gömleğinin sol kolu alev aldı ve yanmaya başladı. 

 

“Sana yavaşlamanı söyledim mi ben?”, diye çıkıştı ses. 
 

Korkuyla titreyen adam, tekrar gaza basarak hızlandı. Bir yandan da, koluna vura vura alevleri söndürdü. Bütün acısı, geldiği gibi, yine bir anda yok olup gitmişti. Önüne çıkan kedinin üzerinden geçerken çıkan sesler, gözlerini kısmasına neden oldu. Arkadaki görünmeyen varlık, kahkahalarla gülüyordu. Kabus henüz sona ermemişti, hatta daha yeni başlıyordu. Yolun yaklaşık üç yüz metre ilerisinde bir grup insan belirdi. Adam, dehşetle kornaya bastı ama hiçbir ses çıkmadı. Arka koltuktaki kahkaha, yerini sinsi ve sadist bir kıkırdamaya bıraktı. Adam, ayağını gazdan çekti ve frene bastı. Vücudunu saran acıyla sarsıldı, ama araç zerre kadar yavaşlamadı. Bu da yetmez gibi, farlar da söndü. Artık her yer karanlığa bürünmüştü. Gecenin içerisinde, sessizce süzülen bir hayalet arabanın şoförüydü artık. Saatte 200 kilometre hızla, alkolün de etkisiyle çakırkeyif olmuş kalabalığa yaklaşıyordu. Korkunun tetiklemesiyle had safhaya ulaşan ter üretimi, onu sırılsıklam etmişti. Yönünü değiştirmeliydi. Hayatına mal olmadan ve yoldaki insanlara çarpıp, ortalığı kan gölüne döndürmeden, bu durumdan kurtulmalıydı. Grubun sağ tarafında, boş bir arazi vardı. Yoldan yaklaşık 1 metre daha aşağıda kalıyordu, ama yapacak bir şey yoktu. İçinden dua ederek el frenini çekti. Araba bu harekete cevap verdi. Kendi etrafında dönerek, boş araziye doğru kaymaya başladı. Tekerleklerden çıkan ses, kulakları sağır ediyordu. İnsanların hemen yanından araziye doğru uçarken, aracın sol arka köşesi, onlardan birine çarptı. Havalanan kurban, hızla asfaltın üzerine düştü. Çıkan çatırtı sesleri, hiç iyiye işaret değildi. Araziye çarpan araç, birkaç takla attıktan sonra, yine dört tekerlek üzerine düşerek, sanki hiçbir şey olmamış gibi, tekrar yola girdi. Bayılmış olan adam, acıyla inleyerek ayıldı. Yüzü kan içerisindeydi. Sağ kolu, dirseğinden kırılarak ters dönmüştü. Daha önce olduğu gibi, acısı yine bir anda yok olup gitmişti. Arkadaki ses konuşmaya başladı: 


“Bu da neydi böyle? Buna gerek var mıydı? Yoldaki o grubun içerisinden geçmeliydin! Neden yapmadın bunu?” 


Araç yalpalamaya başlayınca, adam iki eliyle direksiyonu kavradı, ama yoldan geçen geyikten kaçamadı ve ona çarptı. 


Görünmeyen ses: 


“Bu gece, menüde geyik var demek!”, dedi ve iğrenç bir neşeyle kıkırdadı. 


Motor kaputu kana bulanmıştı. Onun dışında, ciddi bir hasar görünmüyordu. 
Yarım saat süren sessizlik sonunda, adamın gözü benzin ibresine ilişti: 


“Çok az benzinimiz kaldı.”, dedi, ama arka koltuktan bir tepki gelmedi. 


Gün ağarmaya başlamıştı. 
 

Bir süre daha geçtikten sonra, adam, ‘Acaba her şey sona mı erdi?’, diye düşündü. Yavaşça frene bastı. Araç yavaşladı. Frene basmaya devam etti ve araç sonunda durdu. Ne acı hissetti, ne de bir ses duydu. Derin bir iç çekerek, koltuğuna gömüldü. Yaşadıkları onu çok yormuştu. Çok geçmeden uykuya daldı. 
 

Uyandığında, hava aydınlanmıştı. Güneş yüzüne vuruyordu. Gözlerini kısarak, nerede olduğunu ve buraya nasıl geldiğini anlamaya çalıştı. Geceyle ilgili anıları, yavaş yavaş beliriyordu. Sol eline baktı. Parmağı hala yoktu. Demek ki yaşadıkları, uyurken gördüğü bir kabustan ibaret değildi. Oysa ne kadar çok isterdi öyle olmasını. Ne yapacağına karar vermeye çalışıyordu. Bakışları benzin göstergesine kaydı. Eğer eve dönecekse, benzin almalıydı. Aracı çalıştırdı ve yola çıktı. Bu bölgeyi çok fazla tanımıyordu, ama yine de yakınlarda bir benzinliğin olduğunu anımsıyordu. Birkaç dakika sonunda levhasını gördü. Adam, hala tam olarak kendine gelememişti. Nasıl göründüğü konusunda hiçbir fikri yoktu. Yüzü ve elleri kanla kaplıydı. Gömleğinin rengi artık kırmızıya dönmüştü. Sol kolu yanmış, elinin küçük parmağı kopmuş, sağ kolu da dirseğinden kırılmıştı. Benzinliğe ulaştığında durdu ve araçtan indi. Kendisine şaşkın şaşkın bakan görevliye:

 

“Dolsun.”, dedi ve markete yöneldi. 


Acıkmıştı. İyi bir kahvaltıya ihtiyacı vardı. Saat, üçü gösteriyordu. Birden durdu ve dönüp taksiye baktı. Keşke her yanı sadece çamur ve vuruk içerisinde olsaydı. Ama öyle değildi. Motor kaputu ve ön cam kan içerisindeydi. Tekrar dönüp markete yöneldi. İnsanların ürkek bakışlarını görmezlikten gelerek, içeri girdi. Marketin sol yanında ufak bir kafe bulunuyordu. İki tane çörek, bir şişe de limonata alıp kasaya gitti. Görevli, hayalet görmüş gibi bakıyordu ona. 


“Şey... iyi misiniz? Yardım edebilir miyim?”, diye sordu, ama yüz ifadesine bakılırsa; ‘Nereden çıktı şimdi bu adam? Bir an önce çekip gitse de, başıma bir iş gelmeden ondan kurtulsam!’ diyordu. 


Adam, “Hayır, teşekkür ederim.”, diye yanıtladı ve sırıtarak, “İyiyim!”, dedi.

 

Görevli birden irkildi. Adam, kasanın arkasındaki aynaya baktığında, bunun nedenini anladı. Dişleri kan içerisindeydi. Berbat görünüyordu. 


"Borcum ne kadar?”, diye sordu. 


Görevli, kasa tuşlarını kullanarak bir şeyler yazdı ve çıkan fişi adama uzattı. O da ödedi. Arabaya vardığında, depoyu doldurmuş olan görevli onu bekliyordu. Ona da teşekkür ederek, benzin bedelini ödedi ve arabaya bindi. Aldıklarını yan koltuğa koydu ve hızla oradan uzaklaştı. Eğer kasadaki çocuk, korkudan Polisi aradıysa, onlar gelmeden buradan bir an önce kaybolmalıydı. Yaklaşık bir kilometre gittikten sonra, uygun bir yerde sağa yanaştı ve durdu. Aldıklarını yiyip, üzerine de limonatayı içtikten sonra, ne yapacağını düşünmeye başladı, fakat bir süre sonra, kabusun, bu gece de devam edeceğini aklına hiç getirmeden, yine uykuya yenik düştü.. 
 
Birden, kulağının dibinde bağıran bir sesle, sıçrayarak uyandı: 


“Uyuma Allah’ın belası! Uyan! Yola devam ediyoruz! Hemen şimdi!” 
 

Adam, eli ayağına dolanarak aracı çalıştırdı ve hareket etti. Çaresizlikten ağlamaya başlamıştı. 


48 saat sonra pes etti. Artık bu kısır döngüye dayanamıyordu. Ne zaman bu durumdan kurtulmak için aklına bir fikir gelse, bir anda yok olup gidiyordu. Tek yapabileceği, arabayı eve doğru sürmekti, ama bunu her denediğinde, üzerine bir ağırlık çöküyor ve uyuya kalıyordu. Bu şekilde bütün gün uyuyor ve gece olduğunda, bu kabusa kaldığı yerden devam ediyordu. Her uyanışı, evden biraz daha uzakta gerçekleşiyordu. Polisin, neden hala onun peşine düşmemiş olduğuna, bir türlü anlam veremiyordu. Zira, artık insanlara da çarpmaya başlamıştı. Üçüncü uyanışında, yine öğleden sonra üçte, bu yakalanma umudundan da vazgeçti. Çünkü plaka numarası, kendi kendine sürekli değişiyor, araba da her defasında başka bir renge bürünüyordu. Sadece geceleri siyah oluyordu. Her ne kadar, bir sürü darbeye maruz kalmış olsa da, nedense yürüyen aksama hiçbir zarar gelmiyordu. 


Adam, dördüncü gün, birilerinin cama vurmasıyla uyandı. İrkilerek başını kaldırdı ve baktı. Aracın yanında bir polis memuru duruyordu. Yine gece olmuştu. Camı açarken arkadaki ses: 


“Kendini topla ve bir şey belli etme! Normal davran!” , diye fısıldadı. 
 

Memur, onu süzerek, kuşkuyla baktı: 
 

“Buraya park etmek yasak, ama sanırım sizin daha büyük bir derdiniz var.” 
 

Adam, “Şey... İyiyim ben. Bir şeyim yok. Hemen gidiyorum buradan.”, dedi ve motoru çalıştırdı. 
 

“Yardıma ihtiyacınız olmadığına emin misiniz?”, diye sordu memur. 
 

Adam, “Hayır. Teşekkür ederim. Ben iyiyim. İyi nöbetler.”, dedi ve gaza basarak uzaklaştı. 
 

Polis memuru, şaşkın şaşkın, arkasından bakakaldı. 

 

Görünmeyen ses, kıkırdayarak, “Suratındaki ifadeyi gördün mü?”, diye sordu. 
 

Adam cevap vermedi. Gece yarısına doğru, hayata dair her şeyden vazgeçmişti. Ne görüyor, ne de duyuyordu. Karanlık bir sokağa girdi ve durdu. 
 

Ses, “Ne yapıyorsun sen?”, diye sordu. 
 

Yanıt gelmedi. Adam, acıyla kıvranmaya başladı. Bu acı, her saniye daha da artıyordu. O sırada, arabanın etrafında dolanan gençlerden biri, sanki ne kadar cesur olduğunu kanıtlamak istiyormuş gibi, taksinin yanına yaklaştı ve burnunu cama dayadı. İçeride oturan adam hiç hareket etmedi. Dönüp bakmadı bile. Sonra bir anda kafası patladı. Aracın tüm camları kızıla bulandı. Genç, korkuyla bağırmaya başladı ve koşarak uzaklaştı. Ardına bile bakmadan koşuyordu. Neden yapmıştı ki bunu? Sadece, taksideki adamı biraz korkutmak istemişti. Oysa başına neler gelmişti! Henüz ehliyeti yeni almış, on sekizinde bir delikanlıydı. Ailesi çok varlıklıydı. Ne kadar koştuğunu bilmiyordu, ama sonunda evine ulaşmıştı. Kapının önünde duran Porsche’ye yaklaştı. Bu araba, babasının, ona ehliyet hediyesiydi. Henüz bir ay önce almıştı. Bu bebeği her şeyden çok seviyordu. Şimdi bununla bir tur atmak, ona çok iyi gelecekti. 350 beygirlik motorun sesi, rahatlamasına yardımcı olacaktı. Kapıyı açarak, kendini koltuğa bıraktı. Emniyet kemerini taktıktan sonra, motoru çalıştırdı ve hareket etti. 


Arka koltuktan, neşe dolu bir ses yükseldi:

 

“Durursan, ölürsün!”.