102

Kapali pencere

Çok uzun zaman önce, su an Sakarya sehrinin bulundugu bölgede muazzam büyüklükte, balta girmemis bir orman uzaniyordu. O zamanlar Anadolu'nun bu bölümünde fazla insan yasamazdi. Burada yasayanlar ise, genellikle yalniz kalmaya karar vermis kisilerdi. Zaten çogu da, zamanla tekrar sehre dönmüslerdi. Geride sadece birkaç ev kalmisti. Bunlardan birinde, tek basina, yasli bir adam yasiyordu. O buraya ilk gelenlerdendi. Oturdugu evin, kulübe demek daha yerinde olur, dört bir yani, karanlik orman tarafindan çevrilmisti. Bölgeye, sonsuza kadar sürecekmis gibi görünen bir sessizlik hakimdi. Yasli adam da sanki bunun bir parçasiydi. Hiç kimse onun gülümsedigini ve gerekmedikçe  konustugunu görmemisti. Geçimini, vurdugu hayvanlarin derilerini sehirde satarak veya karsiliginda yiyecek alarak sagliyordu. Hiçbir zaman bu küçük kulübeyi büyütmeyi veya yerine daha iyi bir ev yapmayi düsünmemisti.

 

Kulübenin yakinindaki bir açiklikta, eskiden çok bakimli oldugu anlasilabilen ve su anda yaban otlarinin isgaline ugramis, topragi çoraklasmis bir bahçe uzaniyordu. Kulübe, küçük bir baca ve ahsap çatidan olusan tek kapili bir kulübeydi. Giris kapisina cepheden bakan bir arka penceresi vardi. Sag duvarinda bulunan ve artik kullanilmayan bir pencere de tahtalarla kapatilmisti. Hiç kimse bunun nedenini bilmiyor, hatta bu pencerenin açik oldugu zamanlari hatirlamiyordu bile. Yasli adam, elbette ki gün isigindan hoslanmadigi için kapatmamisti o pencereyi. Ögle vakitleri, oradan geçen avcilar, onu kapinin yaninda, yüzünü günese karsi vermis olarak otururken görürlerdi. Bu da, günesten hoslanmadigi görüsünü çürütüyordu.

 

Kapali pencerenin sirrini bilen birileri varsa da, çoktan ölmüslerdi. Bir zamanlar onlarin anlattiklarina göre, o pencerenin kapatilmasinin çok gizemli bir nedeni varmis. Yasli adamin adi Yasar'di. Yetmisinde görünse bile, henüz elli yasindaydi. Yasadiklari, onu fiziksel olarak yaslandirmisti. Bembeyaz saçlari ve yine beyaz olan upuzun bir sakali vardi. Gri gözleri, sanki isiktan kaçiyormusçasina, yuvalarina çekilmislerdi. Yüzü kirisiklarla doluydu. Büyük ve zayif bir vücudu vardi. Omuzlari öne dogru bükülmüstü. Bir gün kulübesinde ölü olarak bulunmustu. Onu, kulübenin yakinindaki, kendisinden çok daha önce ölmüs olan karisinin mezarinin yanina defnetmislerdi.

 

Yasar, o kulübeyi yaptiginda gençti, iri yari ve güçlüydü. Hayat dolu ve neseliydi. Yeni evlenmisti. Esi hem güzel bir kadin, hem de iyi bir insandi. Her zaman, her konuda ona destek olmustu.

 

Bir gün Yasar avdan döndügünde, karisini yüksek ates içerisinde, yatakta kivranirken buldu. Kilometrelerce uzaklikta ne bir doktor, ne de bir komsulari vardi. Yardim getirebilmek için onu yalniz da birakamazdi. Bu yüzden, onu kendisi iyilestirmeye çalisti. Ne yazik ki, üç gün sonra karisi öldü. Bir daha kendine gelip gözlerini açamadan, kocasini terk etmisti. Yasar, esinin öldügüne hala inanamiyordu, ama bu gerçekle yasamaliydi. Bedeni gömmek için hazirlik yapmasi gerekiyordu. Karisinin ölümü o kadar ani olmustu ki, aglamamisti bile. Bu yüzden kendisinden utanmisti.

 

“Yarin !” , dedi yüksek sesle.

 

“Yarin mezarini kazarim.”

 

Cesedi, odanin ortasinda duran masanin üzerine yatirdi. Karisinin ellerini gögsünün üzerinde kenetlemisti. Titrek mum isiginda, kadinin saçlarini tariyordu. Bunu bir makine gibi hissiz yapiyordu. Bir sandalye çekerek masanin yanina oturdu. Basini, masanin üzerinde kenetledigi ellerinin arasina koyarak, sönmek üzere olan güçsüz isikta beklemeye basladi.

 

Uzaklardan, karanlikta kaybolmus bir çocugun aci çigliklarini andiran bir ses duyuldu. Ses yaklastikça, aslinda insan sesi olmadigi fark ediliyordu. Belki vahsi hayvanlardan birinin sesiydi bu. Belki de sadece rüzgarin. Çünkü Yasar uyuyordu.

 

Birkaç saat sonra, sadik olmayan bu bekçi uyandi. Koyu karanliga diktigi gözlerini, sonuna kadar açmis, bir seyler görmeye çalisiyordu. Nefesini tutmus, dinliyordu. Sanki bu sekilde, sessizligi daha da arttiracagini düsünüyordu. Birden, ellerinin altindaki masa titremeye basladi. Bir sey vardi odada. O seyin hafif adimlarini duydu. Yalinayak dolasan birinin adimlari. Alninda, korkudan ter damlaciklari olusmustu. Bütün vücudu bir heykel kadar taslasmisti. Bekliyordu. Saniyeler yüzyillara dönüsmüstü. Ölü kadinin adini söylemek istedi. Hala masanin üzerinde yatip yatmadigini anlamak için eliyle masayi yoklamak istedi, ama basaramadi. Kollari tonlarca agirliktaki bir demir yigini gibiydi. Görünmez bir el girtlagini sikmisti. Sakaklarindan asagiya süzülen ter, ölüm kadar soguktu.

 

Birden, tüyler ürpertici bir olay oldu. Bir sey masaya o kadar güçlü çarpti ki, masa kayarak Yasar'a vurdu. Ayni anda baska bir nesnenin de yere yuvarlandigini duydu. Bir anda bogusma sesleri geldi. Vahsi hayvanlarin çikardigi türden hiriltili sesler. Yasar panik içerisinde ayaga firladi. Masanin üzerini yokladi. Bostu. Bazen yasadiginiz korku o kadar büyük olur ki, önce sizi oldugunuz yere çiviler, ama sonra, en üst seviyesine ulastiginda, size müthis bir cesaret vererek, hareket etmenizi saglar. Bu, asiri akimdan dolayi  elektrik sigortasinin atmasi gibidir. Yasar, içgüdüsel olarak duvarda asili duran çiftesini kapti ve seslerin geldigi yöne dogru rastgele ates etti. Silahtan çikan kivilcimlar kulübeyi aydinlatti. Yasli adam, gördügü sahne karsisinda tekrar donup kaldi. Vahsi ve iri bir kurt, disleriyle ölü kadinin elbisesinin boynunu yakalamis, onu pencereden disari sürüklemeye çalisiyordu. Kadin da ona karsi koyuyordu. Sonra içerisi daha koyu ve daha sessiz bir karanliga gömüldü. Çünkü Yasar bayilmisti.

 

Kendine geldiginde günes dogmustu. Kadinin cesedi, pencerenin önünde, yerde yatiyordu. Kurt, silah sesinden korkarak, onu orada birakip kaçmisti. Karisinin elbisesinin bir bölümü, bogusma sirasinda yirtilmisti. Saçi dagilmis ve girtlagi parçalanmisti. Yaradan bosalan kan, yere yayilmisti. Kulübenin içini, kana özgü o bakir kokusu doldurmustu. Yerde yatan ölü kadinin gözleri, dehsetle açilmisti. Tirnaklarinin arasinda kanli tüyler, dislerinin arasinda ise, kurdun kopmus bir kulagi vardi.