102

Içimdeki baskasi

Karanlik bir odada oturuyordum. Hiçbir yerde isik yok, ses yoktu. Gözlerimi ve kulaklarimi, ancak parmaklarimla dokunarak hissedebiliyordum. Hiçbir sey görmüyor, duymuyor ve hatirlamiyordum. Geçmisim yoktu ve bir sey görüp duymadigim için, simdiki zamanim da yoktu. Kisacasi sadece vardim. Bu benim gerçegimdi. Ben vardim. Sanki, felçli bir vücudun içerisinde hapsolmus gibiydim. Düsünebiliyordum, ama belli bir seyi degil. Düsünmekten çok hissediyordum. Kimim ben? Nereden geldim? Neden yalnizim? Her zaman burada miydim? Hep burada mi kalacagim? Bu düsünceler, sadece aklimi doldurmuyorlardi, onlar aklimdi. Bizim bildigimiz sekilde bir zaman yoktu, sadece sorular, birinden digerine degisip duruyorlardi ve nihayet, tek bir mantrada birlesiyorlardi: Nereden geldim? Nereden geldim? Nereden geldim? 

Siyah bir küre hissetmeye baslamistim. Havada asili duruyordu. Birden, gözleri kör edecek bir isik yayarak patladi. Bu kadar uzun süren karanliktan sonra, bir kibritin çakilmasi da böyle bir etki yaratabilirdi, ama öyle degildi. Bir hidrojen bombasinin yarattigi etkinin büyüklügünde, tüm yönlere dogru olan bir patlamaydi bu. Tek farki, kendi içine çökmemesi ve mantar bulutu gibi açilmamasiydi. Bitmek bilmeyen bir güç ve hizla genisledi. Kör edici isik karanligi tükettiginde, nasil oldugunu bilmiyorum, ama bunun milyarlarca yil boyunca sürebilecegini anlamistim. Sonsuz karanlik, küçük isik parçaciklariyla dolmaya basladi. Uzaklarda bir yerde, onlardan farkli olan bir tanesi çarpti gözüme. Maviydi. Süzülerek ona yaklastim. 

Dünyaydi bu. Boslukta asili duruyordu. Bugüne kadar görmüs oldugum en güzel seydi. Dönerek, sürekli sekil degistiren beyaz bulutlara sahip, mavi ve yesil bir dünya. Yasayan bir sey. Mükemmel bir kapali sistem. Uçarak, beyaz bulutlarin arasindan içeriye daldim. Derin, mavi okyanusa dogru yapilan, yüzlerce kilometrelik bir dalisti bu. Her yerinden hayat fiskiriyordu. Dev moleküller, çok hücreli canlilar, denizanalari, mürekkep baliklari, yilanlar, köpek baliklari. Kara da, ayni sekilde yasamla dolup tasiyordu. Her yani vahsi ormanlarla kaplanmis, yesil bir senfoni. Sahile vuran baliklarin, karaya temas ettiklerinde, ayaklari olusuyordu. Tuhaf yengeçler kumun üzerinde hizla ilerlerken, bugüne kadar hiç görmedigim hayvanlara dönüsüyorlardi. Zaman hizlandirilmis bir sekilde ilerliyordu. Dinozorlar kusa dönüsüyorlar, kemirgenler memelilere. Primatlar killarini kaybediyorlardi. Buz tabakalari vahsi ormanlari ezip geçiyor ve eridikten sonra bozkirlara dönüsüyorlardi. Bir solukta yirmi bin yil geçmisti. 

Dünyada artik insanlar da vardi. Onlar beni göremiyorlardi ve ben de onlari sadece anlik olarak görebiliyordum. Sanki zarar görmüs bir film seridini izliyor gibiydim. Karmasik bir sirayla bir araya getirilmis parçalardan olusan bir film seridi. Bir kadin, sirtinda tasidigi bir bebekle yürüyor, adamin biri, bir kuyudan su çekiyordu. Üniformali bir asker, elinde ufak bir kiliç tasiyordu. Bu kiliç Gladius‘tu. Okulda Latince dersinde ögrenmistim bunu. Demek ki gördügüm bu asker, Romaliydi. Görüntü degisti. Saban çeken öküzler, sokakta kendini satan bir kadin, para bozduran adamlar, üzerinde otoriter bir imparatorun resmi bulunan altin ve bakirdan yapilmis paralar ve bir isim gördüm: Tiberius. Bu isim, aklimda bir seyleri tetikledi. O yüzden internette arastirma yaptim. Tiberius, Augustus ‘un varisiydi. Hükümdarlik süresinin çogunu, Germanya‘da askeri seferlere kumandanlik ederek geçirmis eski bir komutandi. Onun döneminde gerçeklesen en önemli olaylardan birisi, Yahudilerin Krali oldugu iddia edilen Yahudi bir köylüyle ilgiliydi. 

Resim yine degismisti. Kendimi, insanlardan olusan bir çemberin ortasinda otururken buldum. Dikkat kesilmis sakalli yüzler, beni izliyorlardi. Konustugumu biliyordum, çünkü belli ki beni dinliyorlardi, ama ben kendi sözlerimi duyamiyordum. 

Bir kadin gördüm. Melek yüzlü, siradan biriydi. Ve bir çift göz. Bu gözler anneminkilere benziyordu, ama ona ait degillerdi Derin bir sevgiyle bana bakiyorlardi. Arkasinda duran sakalli bir adam, ogluyla iftihar eden bir baba edasiyla beni izliyordu. 

Sonra esekler gördüm. Bir hurma agaci, çiplak çocuklar, kahverengi bir nehir. Koyu renk saçli, güzel bir kiz. beni öpmek için yüzüme dogru egildi, sonra utanip kaçti. Yetiskinler arasindaydim. Yüzlerindeki ifade, ‘Bu çocuk diger çocuklar gibi degil’, diyordu. 

Görüntü yine degisti. 7-8 yaslarinda bir erkek çocugunun yataginin yaninda oturuyordum. Hareket edemiyordu. Gözleri kapaliydi. Iki gün önce felç olmustu. Annesi ve teyzesi yanimdaydi. Kisik sesle annesine, onun elini tutmasini söyledim. Sonra egilip çocugun kulagina kendi adini söyledim. Gözlerini öylesine sikiti ki, göz kapaklarinin arasindan gözyaslari sizmaya basladi. Sonra açti. Annesini taniyinca, yüzü aydinlandi. Kadin, heyecandan güçlükle soluyordu. Oglunun eli hareket edince çiglik atti ve ona sarildi. Oglu da onu sardi. Ikisi de mutluluktan agliyordu. 

Simdi de bir grup kadinla birlikte yemek yiyordum: Zeytin ve kepekli ekmek. Kadinlarin bazilari, benimle göz temasindan kaçiniyorlardi. Yemekten sonra beni bir yatak odasina götürdüler. Yatakta, hamile bir kiz yatiyordu. Bebegin, çoktan dogmus olmasi gerektigini, ama sancilarin bir türlü baslamadigini söylediler. Çocugun ölmüs olabileceginden endise duyuyorlardi. Onlardan çikmalarini istedim. Genç anne adayi benden korkuyordu. Onu, rahatlatici sözlerle sakinlestirdim, sonra üzerindeki battaniyeyi kaldirip ellerimi karnina koydum. Karni siskin ve bir davulun yüzeyi gibi gergindi. Uzun süre boyunca ellerimi orada tuttum. Kisik ve yumusak bir sesle, onunla konusmaya basladim. Ne söyledigimi anlamiyordum. Yumusak bir melodi gibiydi. Bir süre sonra, küçük anne adayi irkildi. Bir tekme hissetmisti. Disaridaki kadinlara bagirmaya basladi: 

“Bebegim yasiyor!”. 

Kadinlar, ellerini bana uzatip dokunmaya çalistilar. 

“O, muhakkak seçilmis olandir!”, diyorlardi. 

Disarida, bir duvarin dibinde oturmus, gökyüzündeki yildizlari izliyordum. Yanimdaki, kaftan giymis adam, üzgün görünüyordu. Adi, Peter'di. 

“Bunu neden yapmak istiyorsunuz?”, diye fisildadi. 

“Eger giderseniz, insanlar sizi dinleseler bile, rahipler ve yaslilar sizi kabul etmeyeceklerdir. Ya Romalilar ne olacak? Sizi öldürmelerinden korkuyorum.” 

Peter, yer adi vermedigi halde, onun Kudüs‘ten bahsettigini anlamistim. 

“Git!”, dedim ona. 

Kolumu tutup salladi. 

“Beni bu kadar kolay kovamazsiniz! Rüyamda gördüm. Giderseniz, öldürüleceksiniz.” 

“Her kim ki hayatini kurtarmaya çalisiyorsa, bu ugurda ölebilecegini de hesaba katmalidir.”, diye cevap verdim. 

Peter basini salladi. Akli karismisti. 

Sahne birden degisti. Yüksek bir dagin tepesindeydim ve bir ovaya bakiyordum. Yanimda üç adam oturuyordu. 

“Kasabalariniza gittiginizde,”, diye sordum, “benden kim diye bahsettiniz?” 

“Mesih oldugunuzu söyledik.”, diye cevap verdiler. 

Basimi salladim: 

“Benim için böyle demeyin. Gördüklerinizi, oldugu gibi anlatin. Daha fazlasini degil.” 

“Evet Efendim!”, diye cevap verdi John isimli adam. 

Gözleri, bir kadininki gibi iri ve kahverengiydi. Peter‘e bakti, sonra dikkatli bir sekilde benimle konusmaya basladi. 

“Kudüs‘e gitmeyi düsündügünüzü duydum.” 

“Evet.”, diye cevapladim. 

John basini salladi. 

“Bunu yaparsaniz, oradaki rahipler sizden korkacaklar ve sizi ölüme mahkum edeceklerdir.” 

“Bu kupa bana verildigine göre, içinden içmek zorundayim.”, diye cevap verdim. 

Adamlar sustular. Ben asagidaki ovaya bakarken, karin boslugumu yavas yavas bir korku doldurdu. Bu hayatin, bu vücudun nasil bir armagan oldugunu bilmek ve bundan vazgeçmek... 

Önümde, sari taslardan bir sehir kapisi yükseliyordu. Yol boyunca insanlar siralanmislardi. Kimileri hurma agaçlarindan kopardiklari yapraklari sallayarak tezahürat ediyor, kimileriyse gözyasi döküyordu. Birkaç adamin, benim için tuttuklari bir esege bindim. Yerine getirilmesi gereken bir kehanet vardi. 

“Burasi dogu kapisi Efendimiz. Içeri gireceginize emin misiniz?”, diye sordular. 

“Eminim.”, dedim. 

Esegin sirtinda kapidan geçtim. Borularin çaldigini duydum. Romali askerler beni dikkatli gözlerle izliyorlardi. Kadinlar, cüppeme ve saçima dokunmak için önüme atiliyorlardi. Insanlar açtilar. Yiyecege degil, umuda, yasamak için bir nedene. 

Yol birden yok oldu ve sütunlardan olusan bir tapinaga dönüstü. Merdivenlerde oturmus, sakin bir sekilde, kalabalik bir gruba konusuyordum. Merakli ve kararsiz yüz ifadeleriyle dinliyorlardi beni. Söyledikleriyle düsündükleri çelisiyordu. Hepsinin de kafasindan ayni seyler geçiyordu: O seçilmis olan mi? Bu mümkün mü? 

“Dünyanin ve gökyüzünün görünüsünü nasil yorumlayacaginizi biliyorsunuz.”, dedim onlara. 

“Simdiki zamani nasil yorumlayacaginizi neden bilmiyorsunuz? Dünyanin üzerine bir ates yaydim ve o parlayana kadar onu koruyacagim.” 

Yüzlerini izledim. Sözlerim, farkli insanlara, farkli anlamlar ifade ediyordu. Adamlar onlarin arasindan istediklerini alip, gerisini atiyordu. Bazilari nereden geldigimi sordular. Bilmecelere cevap vermekten daha iyiydi bu. 

“Bir parça odunu ortadan ikiye bölün, iste oradayim. Tasi kaldirin, altinda beni bulacaksiniz.” 

Tapinaktan çiktim ve sehrin dar sokaklarinda yürüdüm. Yalniz kalmak istiyordum, fakat her taraftan sariliyordum. Rahipler gelip bana sorular soruyorlardi. 

“Bu söylediklerini ve yaptiklarini hangi otorite adina yapiyorsun?”, diye sordular. 

Gülümsedim.

“John insanlari vaftiz etti. Onun yetkisi cennetten mi, yoksa insanlardan mi geldi?” 

Rahipler, kalabaligin korkusuyla cevap verdiler.

"Biz bundan emin degiliz.” 

“O zaman ben de size, tüm bunlari kimin yetkisiyle yaptigimi söylememeliyim.” 

Onlari, sokagin ortasinda, öfkeleriyle bas basa biraktim, ama bu iyi olmadi. Yine yanima geldiler ve bana birçok soru sordular. Cevaplarim onlari çilgina çevirdi. 

“Sadece kisa bir süre için sizinle olacagim.”, dedim. 

“Sonra geldigim yere geri dönecegim. Orasi, sizin gelemeyeceginiz bir yer. Beni arayacaksiniz, ama bulamayacaksiniz. Çünkü siz bu Dünyadansiniz, ama ben degil.” 

Benim yalanci oldugumu söylediler. 

“Isik, sizinle kisa bir süre daha kalacak.”, dedim. 

“Karanliga yakalanmamak için, isiga sahipken, onu izleyin. Her kim ki beni takip ederse, asla karanlikta yürümeyecektir.” 

Onlara baktigimda, gözlerinin içinde, kendi korkunç sonumu gördüm, ama yolumdan dönemezdim. Rahiplerden birinin bakislarinda, nefret ve kendi ölümümü gördüm. Romalilar tarafindan, onlara özgü bir yöntemle cezalandirilacaktim. 

En büyük korkum, aci duymak degildi. Güçlü bir adam buna dayanabilirdi. Katlanamadigim sey, yalniz kalacak olmamdi. 

Sonsuza kadar yine yalniz...